BATILILAŞMAK MI, MODERNLEŞMEK Mİ?..

BATILILAŞMAK MI, MODERNLEŞMEK Mİ?..

Avrupa’nın kendisinin de modern öncesi bir dönemi olduğu için Avrupalılaşma ve modernleşme kavramlarının otomatik olarak eş anlamlı bir şekilde kullanılması sorunludur.

29 Temmuz 2019 - 09:37

Avrupa’nın kendisinin de modern öncesi bir dönemi olduğu için Avrupalılaşma ve modernleşme kavramlarının otomatik olarak eş anlamlı bir şekilde kullanılması sorunludur.

Y. HAKAN ERDEM YAZDI

Mustafa Sami Efendi’nin 1840’ta basılan Avrupa Risalesi’ni konuşacağız. Mustafa Sami, bazı çağdaşları tarafından çok sert bir şekilde eleştirilmiş, bu da modern yorumcular tarafından onun “cüretli bir Avrupalılaşma” yanlısı oluşuna veya aşırı Avrupa hayranlığına verilmişti.    Dünyanın başka yerlerini olduğu gibi Osmanlı İmparatorluğunu ve İslâm coğrafyasını da etkileyen büyük değişikliklere nasıl bir ad verileceği 20. Yüzyılın başlarından beri, üstelik kavramlara tam adları verilerek tartışılmıştır. Hüseyinzâde Ali’nin “Avrupalılaşmak” diye ifade ettiği ve ayrıca “Türkleşmek” ve “İslamlaşmak” ile birlikte bir hedef olarak gösterdiği olguyu Ziya Gökalp “muasırlaşmak” olarak karşılamış ve hedefi de “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” olarak tadil etmişti.  

Gökalp’ın, “çağdaş” anlamındaki muasır kelimesiyle kendi zamanına kadar olan ve kendi asrını üreten son yüz elli yıllık değişimleri kastettiğine bir şüphe yoktur. Başka bir deyişle muasırlaşmak derken modernleşmeyi kastediyordu. Batı dillerinde de comtemporary / contemporaine  kelimelerinin zaman içerisinde herhangi bir çağdaşı değil içinde bulunulan son anı ve modern olanı anlatmak için kullanıldığı vakidir. Ama işte yukarıda da geçti, Sami’nin çağdaşlarından bahsettik. Tesadüfen burada, çağdaş nitelemesi “modern” olanla da örtüşüyor olabilir ama böyle olmadığı hâller de olabilirdi, mesela “Orhan Gazi’nin çağdaşı III. Andronikos” dediğimizde ikisine de herhangi bir surette modernlik atfetmiyoruz. Dolayısıyla kabaca 18. Yüzyılın sonundan günümüze kadar olan büyük değişimleri ve dönüşümleri ve bu dönemin kendisini anlatmak için çağdaş değil de modern kelimesinin kullanılması daha doğru olur. 

Avrupalılaşma (ve batılılaşma) kavramıyla modernleşme kavramı arasındaki ilişki ise daha sıkıntılıdır. Avrupa’nın kendisinin de modern öncesi bir dönemi olduğu için üstelik o dönemde de başka toplumlar üzerinde gerek barış gerek savaş yoluyla kültürel, siyasî, sosyal ve ekonomik etkileri olduğu için Avrupalılaşma ile modernleşmenin otomatik olarak eş anlamlı bir şekilde kullanılması doğru olmasa gerektir. Örneğin, Erken Modern Dönem’in başlarında tamamlanan İber Yarımadası’ndaki reconquista sonucunda İspanya krallıkları tarafından fethedilen bölgeler için her anlamıyla bir Avrupalılaşma sürecinden bahsedilebilir ama bunun modernleşmekle hiçbir ilgisi yoktu. Yoktu, çünkü birleşik İspanya’nın kendisi henüz Orta Çağlar’dan çıkıyordu. Öte yandan üç yüz sene kadar sonra İspanya’yı da etkileyen gelişmelere Avrupa bağlamında totolojik bir şekilde “Avrupalılaşma” değil modernleşme diyoruz. Diğer toplumlar için de Avrupalılaşma / Batılılaşma yerine çok daha geniş kapsamlı ve açıklayıcı olan modernleşme kelimesinin kullanılmasının daha yerinde olacağı düşüncesindeyim. 

Kısacası, Batılılaşma yoktur demiyorum, modernleşme öncesinde ve sonrasında çeşitli alanlarda Batılılaşma örnekleri görülebilir ama bu kavramı modernleşme kavramından ayırmak durumundayız. Bu iki kavram ve olguyu birbirinden ayırırsak Osmanlı toplumunda Avrupa hayranlığıyla temayüz etmeyen bazı kişilerin mesela Koca Hüsrev Mehmed Paşa’nın kendi alanında, orduda, nasıl modernleştirici bir rol oynadığını veya II. Abdülhamid’in müzik veya roman zevkinin nasıl olup da spesifik olarak Avrupalı olduğunu daha iyi görebiliriz. Öte yandan, genelde bir Batılılaşma yanlısı olduğu düşünülen Mustafa Reşid Paşa’nın en önemli eseri olan Gülhane Hatt-ı Hümayunu’nun ne derecede güçlü İslâmî kökenleri olduğu da merhum Butros Abu Manneh’nin bu konudaki makalesinden beri gayet iyi biliniyor. Bu arada, geçmişte veya bugün, Avrupa / Batı’ya özellikle “siyasî” hayranlıkları üst derecede olan çeşitli İslâm ülkeleri yöneticilerinin toplumlarını modernleştirici bir rol oynadıklarını söylemenin oldukça güç olduğunu da not edelim.  

Şimdi, Mustafa Sami Efendi’nin, gerçekten de bir Avrupa hayranı ve Avrupalılaşma taraftarı olması ihtimalini daha baştan kabul ederek yazdıklarına bu gözle bakalım ve bu yoldaki tezleri sınayalım. Sami, hangi alanlarda Avrupalılaşmayı önermişti? Yoksa total olarak bir Avrupalılaşma yanlısı mıydı? Osmanlı değerlerini Avrupa değerleriyle ikame etmek istemiş miydi? Böyle bir manifestosu bulunuyor muydu? Eğer öyleyse henüz 1840 gibi erken bir zamanda bu biraz tuhaf olmaz mıydı? Dahası, Sami’nin taraftarı olduğu ve henüz daha Avrupa’dayken parlatmaya gayret ettiği söylenen Gülhane Hattı da böyle bir amaç mı güdüyordu? 

Evvela şunu belirteyim ki merhum Faik Reşit Unat’tan beri bir “sefaretname” olarak nitelenen Avrupa Risalesi’nin bu edebî tür içinde değerlendirilebileceğine hiç emin değilim. Gerekçem de çok basit: Evet, Sami Efendi, Paris elçiliğinde görev yapmış ve risalesini Paris dönüşü bastırmıştır ama büyükelçinin resmî veya özel temaslarına, görevine, görüştüğü yabancı devlet yetkililerinin kimler olduğuna, neler konuşulduğuna, kısacası elçiliğin resmî işlerine dair tek bir kelime bile etmez. Diğer sefaretnamelerle yapılacak basit bir karşılaştırma bile bu noktayı göstermeye yeter. Avrupa Risalesi’nin, yazarının vurgulu bir şekilde söylediğine göre halk için yazıldığı düşünülürse bunda da şaşırtıcı bir yön yoktur. Halka bazı mesajlar vermeyi hedefleyen bu kısa risalede, halkın, Paris sefaretinin işleriyle veya Osmanlı- Fransız ilişkileriyle ilgilenmeyeceği varsayılmış olmalıdır. Dolayısıyla, bu risaleyi illa bir türe koymamız gerekecekse “seyahatname” ile yetinmek durumundayız. Sami, sadece tek bir yerde, o da henüz görev yeri olan Paris’e ulaşmadan önce Roma’da, Papa’nın kendisini davet ettiğinden ve bir çeyrek saat kadar sohbet ettiklerinden söz ediyor. Büyük ihtimalle bir nezaket kabulünden ibaret olan bu ziyarette ne konuşulduğunu da hiç söylemiyor.  

Mustafa Sami’nin bu kısacık risaleyi açışı epeyce tantanalıdır. Sami, bu dünya misafirhanesinde, karınca ve sinek de olsa herkesin “ebnâ-yı cinsine” yani kendi cinsine mümkün olduğu kadar hayır ve menfaat sağlamak peşinde olduğunu söylüyor. Âmedî kalemi kâtiplerinden Seyyid Mustafa Sâmî’nin nakit parası veya herhangi bir sanat ve hüneri olmadığı için köprü veya cami gibi hayrat yaptıramaz, güzel kitaplar yazamazmış. O da bari Paris sefareti baş sır kâtipliği vesilesiyle Avrupa’yı dolaştığı sırada gördüğü yerleri ve “Avrupalıların usûl-i medeniyetleri” açısından yaptığı düzenlemelerden gerekli olanları kaleme alarak “bu takrîb ile avâm-ı milletime bir hizmet” edeyim demiş. Beri taraftan da kendi yetersizliğini görür ve “bazı Sühan-sencân-ı asr u nâdire-guyân-ı dehrin dağdağa-i tezyif ü istihzalarına hedef” olacağı korkusuyla tereddütler yaşarmış.  

Sami’nin, asrın söz erbabı ve zamanın nadir söz üstatlarının kendisiyle alay edeceği endişesi mi varmış? Bazı şairler tarafından nasıl şiddetle hicvedildiğini bildiğimiz için burası önemli olabilir. Acaba, mesele, divan şairleri arasında çok yaygın olan bir rekabetten mi ibaretti? Başka bir deyişle, yazdıklarının içeriğinden bağımsız olarak Sami, güzel söz erbabı ve şair geçindiği için mi bu kişilerin hışmına uğramıştı? Belki. Yalnız, Sami’nin daha en baştan küçümseneceği ve alay edileceğini kestirmesi her bakımdan ilginçtir.  Neyse, o bu yazayım mı- yazmayayım mı tereddüdündeyken Sultan Mecid tahta çıkmış ve Sami de onun döneminde eser yazmaya heves edeceklere rehber olmak ümidiyle ortaya atılmış. Onun, baştan aşağı yanlışlıklardan oluşan ifadelerini gören herkese cesaret gelir, böylece nice bilgi sahipleri saklı tuttukları cevherleri meydana çıkarır, Sami de buna sebep olduğu için avunur, sevinirmiş.  Beyanı böyle. Risalesini, daha Abdülmecid tahta çıkmadan ve hâliyle Gülhane Hattı’ndan önce yazmak niyetindeymiş. Doğru olabilir tabii ki ama önemli olan risalenin Gülhane Hattı’ndan sonra ve onu halk nezdinde pekiştirmek amacıyla basılmış olmasıdır. 

Sami’nin niyeti asla belagat bilgisi göstermek veya ün kazanmak değilmiş… Amacını “mücerred milletime bir faide emelinden ibaret” olarak açıklıyor. İslâm ülkelerinde bir süredir pek çok eserin terk edilmiş ve kullanılamaz durumda olması herkesin böyle ince ince ve enine boyuna düşünüp kaygılanmasından kaynaklanıyormuş. Sami, kendi hakkında “o makule şemâtet [patırtı, şamata] ve istihzâyı” göze alarak ve kendi liyakat eksikliğini itiraf ederek “mahzâ âvâm-ı milletim içün vüs‘-i nâçizânem mertebe işbu risâle-i muhtasarayı sâdece ibârât-ı Türkiyye ile inşâ ve Avrupa Risalesi namıyla müsemma eyledim” diyor. Yani, gücü yettiğince, sadece Türkçe ibarelerle milletinin avamı için bu kısa risaleyi kaleme almış.  

Sami’nin bu çok vurguladığı milleti ve millletinin avam kısmı hususlarına ve bunlardan neyi kastettiğine birazdan bakacağız yalnız ondan önce halletmemiz gereken bir mesele var. Tanpınar, Sami’nin risalesinin eski sefaretnamelerden “pek değişik” olmadığını ileri sürdükten sonra “arada mühim bir fark” olduğunu belirtir: 

“Sami Efendi, risalesini halk için ve memlekete bir iyilik yapmak kasdıyla yazdığını açıkça söyler. Hatta daha ileri giderek (…) camii ve köprü nev’inden hayrat yapacak parası olmadığı için onların yerine bu kitabı yazmış olduğunu söyler ki ne kadar cüretli bir Avrupalılaşma taraftarlığı ile eskilerden ve hatta muasırlarından ayrıldığını anlatmaya kâfidir.”   

Pek açık değil. Sami’nin Avrupalılaşma taraftarlığı nereden neşet ediyor? Halk için risale yazmaktan mı? Yazdığı risalenin kendisini camii ve köprü gibi bir hayrat olarak sunmasından mı? Yoksa içeriği din dışı konulardan oluşan, “Avrupalılaşma” hakkında olan bir risaleyi hayrat olarak göstermekten mi? 

Avama,  hatta avam ve seçkinlere faydası olsun diye Türkçe yazma teması çok eskidir ve burada Sami Efendi’ye herhangi bir yenilik atfedilemez. Ayrıca, malı olmayanın kitap yazması fikri de öyledir. 15. Yüzyılın meşhur yazarlarından Yazıcıoğlu Ahmed Bîcan’ın, Dürr-i Meknûn adlı kitabının önsözünde söylediklerine bakalım:  

“Pes niceler imaretler ve zaviyeler yapar, kapularında tarihler ve adlar yazar, ‘bu fülan kişinin hayrı imiş’ disünler, ‘vay ne hayrlu kişi imiş’ söylesünler diyü, bunun gibi nesneler riyadur. Hak ta‘âlâ riyayıla olan ‘ameli kabul eylemez. (…) Pes bu fakıruñ malı yok kim mescidler ve medreseler yapa. İmdi ehl-i ‘ilmüñ malı ve hazinesi ilmdür. Nitekim malın zekâtı var, ‘ilmüñ dahı zekâtı var. ‘İlmüñ zekâtı oldur kim okuduğu ‘ilmden halk dahı faide göre…” 

Ahmed Bîcan, ilminden kimseye fayda olmayan âlimin yağmursuz buluta benzediğini ve cimri olduğunu söylüyor ve dünyada söylenmedik söz kalmadığı için kendisinin de ancak biraz nasihat yazacağını beyan ederek devam ediyor.  

Nasıl, Sami Efendi’yi yüzlerce yıl öncesinden yankılamıyor mu? Dolayısıyla, halka faydalı olmak ve malı olmayanın kitap yazması temalarını geçelim. Sami’nin “Avrupalılaşma temalı” yani doğrudan dinî konularda olmayan risalesini hayrat olarak sunması noktası için de söylenecek bir şey var: Daldan dala atlayan Dürr-i Meknûn’daki her konu da dinî değil ki! Dolayısıyla, Tanpınar’ın peşine de o “değerler ikamesi” görüşünü ortaya attığı şu yukarıdaki hükmünü neye dayanarak verdiğini, Sami’yi niye eski- yeni herkesten farklı gördüğünü hâlâ çözmüş değiliz. Değindiğim gibi risalenin “Avrupalılaşma” peşinde olup olmadığını ise ayrıca tartışmak gerekiyor. 

Sami’nin “millet” ve “milletin avamı” kavramlarına gelince, işte bunların modern veya moderne yakın anlamda kullanıldığını söyleyebiliriz. Sami, metninde bazen eski “Millet-i İslâmiyye” formülünü de kullanıyor ama buradaki millet pek de o eski “dinî topluluk” anlamını taşıyor gibi durmuyor. Buradaki millet, sanki o siyasî sadakatin kendisine verileceği, vatan kelimesiyle birlikte telaffuz edilen, uğruna milliyetçiliğin yapılacağı millete benziyor. Bu anlamda da Gülhane Hattı’nda geçen, “devlet ve millet gayreti ve vatan muhabbeti” ifadelerindeki millet kavramıyla uyumludur. Doğrudur, Sami’nin metninin hiçbir yerinde bu milletin adı açıkça konulmuş değildir. Daha sonraları çok sık göreceğimiz Osmanlı Milleti ve/ya Türk Milleti gibi bir ifade görmüyoruz. Yalnız bu bağlamda da, Sami’nin “ebna yı-cinsimiz” yani kendi cinsimiz, (aslında cinsimizin oğulları) ifadesine dikkat etmek gerekir. “Cins” kelimesinden bugün olduğu gibi cinsiyet değil, “etnik grup” anlaşıldığı için Sami’nin bu ibareyi millet kelimesinin geçtiği bağlamlarda kullanması dikkat çekicidir. Ayrıca, milletin avam tabakası anlasın diye Türkçe yazmak peşinde olması, bu milletin, başka başka diller konuşsa da aynı dinî topluluğa mensup insanları anlatan eski anlamıyla bir millet olmaktansa, aynı dili konuşan bir millet olduğuna işaret ediyor. Sami için bu millet Türklerden mi oluşuyordu yoksa sadece Türkçe konuşanları mı kastediyordu hâliyle bilmiyoruz. Risalesinde “millet” kelimesinin geçtiği bağlamları daha ayrıntılı olarak ele alacağız yalnız şu kadarını söylemiş olayım ki Sami’nin derdi, bahsettiği milleti Avrupalılaştırmak değil, bilim sayesinde güçlendirmek, ekonomik olarak kalkınmasını sağlamak, herkese vatan ve milletin değerini öğretmek, kısaca modernleştirmekti.   

 

KARAR GAZETESİ

Bu haber 116 defa okunmuştur.

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR x
CANAN KARATAY'DAN BİR UYARI DAHA!..
CANAN KARATAY'DAN BİR UYARI DAHA!..
DOĞRU BESLEN BAŞIN AĞRIMASIN!..
DOĞRU BESLEN BAŞIN AĞRIMASIN!..